Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Bu internet sitesini 3 yıl önce öğrencilerime ders notlarını ulaştırmak ve bilgi paylaşımı amacıyla kurmuştum. O zamanlar ne facebook ne de twitter bu kadar meşhur değildi. Hatta blog hizmeti veren servisler de bu kadar yaygın olarak kullanılmıyordu. Bugüne geldiğimiz zaman facebook ve twitter hesabı olmayan birini bulmak bile zor olmakta. İnsanlar her anını bu sitelerde paylaşmakta ve her anını zorunlu olarak paylaşma ihtiyacı hissetmekte. İnternetin ve bilgisayarın bu kadar yaşantımıza girmesi bence hiç de iyi birşey değil.
Geçen haftalarda tramvay'da insanları gözlemledim, her 10 kişinin en az 7'si cep telefonlarını kurcalıyordu. Aynı okuldan iki arkadaşın her ikisi de ellerindeki telefonlardan facebook da geziniyorlardı. Bu çocuklar yol boyunca birkaç kelimenin dışında sohbet dahi etmediler. Birkaç ay önce yapmış olduğumuz doğa yürüyüşünde de aynı manzara ile karşılaştım. Herkesin elinde cep telefonu birbirlerinin fotoğraflarını çekerken paylaşıyorlardı. O an doğanın tadını çıkarmak yerine ellerindeki telefonları kurcalıyarak ya fotoğraf çekiyorlar ya da mesaj yazıyorlardı.
Fotoğraf çekmeyi çok severim fakat, bu şekilde telefonla çekilmiş fotoğrafları çok da değerli bulmuyorum. Bununla ilgili bir anımı bu konu açıldığı zaman anlatırım.
2005 yılında Van'da görev yaparken, hafta sonları doğa gezileri yapıyorduk. O yöreyi bilen arkadaşlarımız bizi her hafta farklı bir yere götürüyordu. Vanlı olan bir arkadaşımız Van gölü, Artos dağı, Tendürek Dağı 'nı görebileceğimiz bir tepeden bahsetti. Manzaranın çok güzel olduğundan ve tepenin başında da çok soğuk bir doğal su kaynağının olduğunu ballandıra ballandıra anlattı. Bizler de yanımıza yiyeceklerimizi alarak yaklaşık 30 km kadar yürüyerek bu dağa ulaştık. Gerçekten manzara mükemmeldi, inanılmaz bir yerdeydik.. Manzarayı doyasıya izledim ve bir kare bile fotoğraf çekemeden geri döndük. Çünkü fotoğraf makinesinin kartını unutmuştuk. O zaman çok ah vah etmiştik., kendimize çok kızmıştık. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda böylesi daha iyiydi, bazı şeylerin belleklerde kalarak anılaşması o anları daha değerli kılabiliyor.
Facebook ve twitter'da bir tüketim ürünü olarak önümüzde bulunmakta, şimdilik tüketim ömrünü tamamlamadı. Zamanları dolunca onlar da internetin tarihinde kendilerine bir yer bulacaklar.İnsanları bilgisayar başına kilitleyen icq, mirc ve msn nasıl tarih olduysa, bu ürülerde bir zaman sonra tüketiliceklerdir.